top of page

Şiddetsiz İletişim - II

  • Yazarın fotoğrafı: binnazsnmz
    binnazsnmz
  • 25 Ara 2023
  • 3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 4 Oca 2024


Şiddetsiz İletişim - II

Şiddetsiz İletişimde kullanılan teknikler
Şiddetsiz İletişim - II


Merhaba.
Bir önceki yazımda Şiddetsiz İletişim’e giriş yapmıştım. Linkine buradan ulaşabilirsin. Bu yazımda ise Şiddetsiz İletişim’in bileşenlerinden bahsedeceğim. 

Gözlem
Şiddetsiz İletişim’de gözlemini aktarma biçimi önemlidir. Çünkü çoğunlukla anlaşmazlıklarımızın ortaya çıkış nedeni aktardığımız gözlemimizin bir yargılama, bir eleştiri ve değerlendirme içermesidir. İşine içine hiçbir yargı ifadesi katmadan, durumu olduğu haliyle ifade etmeyi, salt gözlem yapmayı unutmuşuz. Gözlemimizin içine yargılarımızı ve değerlendirmelerimizi katıyoruz maalesef. İletişimimizdeki akışı tıkayan nedenlerden ilki de bu aslında. 

“Kirli çoraplarını yerlere çok güzel savurmuşsun her zamanki gibi” yerine “Kirli çoraplarını yere atman benim işimi zorlaştırıyor” diyebiliriz. 

“Beni hiç aramıyorsun” yerine “son üç aydır beni bir kere aradın” diyebiliriz.

“Çok konuşuyorsun” yerine “konuşmayı seviyorsun galiba” diyebiliriz. 

Örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Hatta çoğaltıp çoğaltıp aslında ne kadar yargılama ve değerlendirme yaptığımızın farkına varabiliriz. Burada amaç, salt gözlemimizi ifade edecek bir dil geliştirebilmek. 
Gözlemi aktarırken; genellemelerden kaçınmak, tetikleyici sıfatları kullanmamak, kişilerin kişilikleriyle ilgili değerlendirme yapmamak, kıyaslama yapmamak salt gözlem yapmamızın önünü biraz olsun açacaktır. Kolay değil, ama imkansız da değil. 

Duygu
Duygularımızı içimizde yaşıyoruz ancak duygularımıza yönelik farkındalığımız, kendimizle olan bağlantımız zayıf kalıyor. Hissetiğimizi nasıl ifade edeceğimizi bilemiyoruz. Duygumuzu ifade etmek için dağarcığımızdan doğru sözcüğü bulamıyoruz bile.  Bunun böyle olmasının, yani kendi odağımızı kaybetmemizin bir çok nedeni var elbet: Duyguları ifade etmenin bir zayıflık göstergesi olduğunu düşünüyor, “ne derler, nasıl karşılanır” gibi elalem faktörünü devreye sokuyor, anlaşılamama düşüncesinin çaresizliğiyle suskunluğu tercih ediyor, hissedilenin önemsiz olduğunu düşünüyor olabiliriz. Tüm bunlar bizim duygularımızla olan bağımızın kopmasına zemin hazırlıyor. 

Şiddetsiz İletişim’de duyguların farkında olmak ve duygularımızın sorumluluğunu almak esastır. Çünkü empati verebilmek için, önce kendine empati yapabiliyor olmak gerekiyor. Kendi duygularını anlayamayan ve bunları dile getiremeyen bir kişinin, başkalarıyla olan iletişimde bunu yapabilmesi olanaksızlaşacaktır.

Şiddetsiz İletişim’de, duygularını sözcüksel tanımlamaya yardımcı olacak bir duygu dağarcığı mevcut. Duyguların farkına varmada bu listeden yararlanmak gayet yardımcı oluyor. Eğitim süresince bizi tetikleyen somut durumlarımız/olaylarımız hakkında nasıl hissettiğimizin farkına varabilmek için bu liste somut olarak hep gözümüzün önündeydi. Listeyi gözümüzle taradığımızda ve aslında gerçek duygumuzun ne olduğunu bulduğumuzda “hıh, işte bu” diyorduk.

“Ben bunu yaşadığımda benim dünyamda neler oldu?”, “Benim durumum nedir?” gibi soruları kendimize sorarak özünde nasıl hissetiğimizi ifade eden sözcükleri bulmamız kolaylaştı. 

Bunu yapmamızın çok değerli nedenleri var. Şiddetsiz İletişim bize şunu söyler: Kendini ifade edemeyen duygular bizi denetim altına alır, birikime sebep olur, birikim arttığında içsel fırtınalara sebep olur. Yani tam bir içsel kaos! İşte bu içsel kaosu yaşamamak ve hatta yaşatmamak adına duygularımızın farkına varabilmeli, sorumluluğunu alabilmeli ve onları açıkça ifade edebilmeliyiz. 

“Beni hiç aramamandan sıkıldım artık” yerine “Beni üç ay boyunca aramadığın zaman kendimi yalnız hissediyorum” diyebildiğimiz zaman iletişimimizin yönü ve akışı gerçekten değişiyor.

Tüm bunlara ek olarak; her duygumuz karşılanan ya da karşılanmayan bir ihtiyacın göstergesidir, deyip Şiddetsiz İletişimin üçüncü bileşen ihtiyaç konusuna geçmek istiyorum. Zira bu iki bileşen – duygular ve ihtiyaçlar – birbirinin döngüsü olan kavramlar.

İhtiyaç
Sevgili Vivet bize ihtiyaçlar hakkında “canlılığımızı sağlayan bir hayat enerjisi” ve “tüm edimlerimizin  sebebi” dediğinde şöyle bir durakladık. Çünkü Vivet bize unuttuğumuz bir şeyi hatırlatmıştı. “Evet ya! İhtiyaçlar...” Her hareketimizin, her sözümüzün, her davranışımızın altında yatan ihtiyaçlar... Ardından “ihtiyaçlarımız evrenseldir, ortaktır” dediğinde bir kere daha durakladık. “Nasıl yani?” dedik içimizden. Sonra ihtiyaçlar listesine bir göz attık. Yine bir farkına varma halini yaşıyorduk! Listede yazan ihtiyaçlardan bir kaçını seçtiğimizde gördük ki yanımızda oturan arkadaşımız da o seçtiğimiz ihtiyaçlardan birini seçmiş. 

Sonra düşündük; en son ne zaman ihtiyacımızı dile getirdik? Davranışlarımızla ifade etmiş olabilir ama karşımızdaki bunu anlamamış olabilir, burada bu kastedilmiyor. Direkt olarak, yaşadığımız bir durum karşısında, ikili ilişkilerimizde ihtiyacımız üzerinde durup düşündük ve bunu ifade ettik? Biz hep “gel benim içimdekini anla” diye davranangillerden olmadık mı? 

Kirli çoraplarını yere bir yere bırakan eşimize kızdık, “sen hep böyle yapıyorsun (yargılama), tembelliğinden sıkıldım (etiketleme/suçlama), şunları kirli sepetine atsana (emir)!” diye çemkirdik de, “Evi toparlama konusunda biraz desteğe ihtiyacım var, kirli çoraplarını kirli sepetine atman benim işimi kolaylaştıracak, bu konuda birlikte birşeyler yapalım mı?” diyemedik.

“Maşallah işini benden çok seviyorsun” diye imada bulunduk da, “Çok yoğun çalışıp bana zaman ayıramadığında kendimi yalnız hissediyorum, seninle zaman geçirmeye ihtiyacım var” diyemedik.

Biz ihtiyaçlarımızın farkına varıp onları dile getirmedikçe işler hem bizim için hem de karşımızdaki için içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Böyle kısır döngüleri yaşamamanın yolu bir edimde bulunmadan önce ihtiyaçların farkına varmak için önce kendi içine doğru yolculuk yapmak, sonra da karşımızdakinin içine doğru yolculuk yapmak... “Aa, benim derdim buymuş” ya da “aa, senin derdin buymuş” diyebilmek…

“Tüm anlaşmazlıkların ve şiddetin, karşılanamayan ihtiyaçların yürekler acısı bir ifadesi  olduğunu düşünüyorum.” Marshall B. Rosenberg

İletişim sürecinde önce “bağlantı” kurabilmenin önemine vurgu yapıyor Marshall B. Rosenberg. Bağlantı kurmanın her iki tarafın birbirinin ihtiyaçlarını anlamakla bilmekle başladığını ifade ediyor. Bağlantı kurulduğu anda beyin biyokimyasal olarak rahatlıyor ve yaratıcılık süreci başlıyor. Bağlantı kurduktan, birbirini can kulağıyla dinledikten sonra duruma yönelik çözüm sürecinin ne kadar kısa olabileceği vurgulanıyor.

İhtiyaçlar konusu bu kadar değil. Ama tamamına Marshall B. Rosenberg’in “Şiddetsiz İletişim – Bir Yaşam Dili” kitabından ulaşabilirsiniz.

Şiddetsiz İletişim notlarımı paylaşmaya bir sonraki yazıda devam edeceğim.


 
 
 

Yorumlar


00:00 / 00:30
00:00 / 01:04
  • Spotify
  • Instagram
  • Linkedin
bottom of page